*AHMET ÜZÜMAĞI*
  Mahsuni Şerif ' in Hayatı
 

Sizlere Aşık Mahzuni’yi anlatırken aslında kendisini biz değil kendisi bize kendisini sanatıyla, mücadalesiyle anlatacaktır. Aşık Mahzuni’yi tanıdıkca onun tüm zamanlarda bu tür insanların ne kadar zor şartlarda yaşadıklarını ve yaşadıkları çağlara damgasını nasıl vurduklarını anlıyacağız. Bazı şeyler vardır insana işte ben buyum der. Aşık Mahzuni Şerif’de sanatıyla ve mücedelesiyle adeta insana ben buyum der. Kendisinin “Benim söylediklerim neyse ben O’yum” sözü buna en iyi örnektir. Aşık Mahzuni’yi sizlere anlatırken kendisinin hayatını kısa fakat sanatını, dünya görüşünü ve mücadelesini geniş ve Aşık Mahzuni’ye yakışır bir şekilde anlatacağız.



Maraşın Afşın ilçesi Berçenek köyünde baba Zeynel Cırık ve ana Döndü Cırık köydeki ağanın tarlasında Maraba olarak çalışırlar. Kendileri zor şartlarda yaşam mücadelesi verirken 1940 yılında bir oğlu olur ve adını Şerif Cırık koyarlar. Aşık Mahzuni kendi doğum tarihini anlatırken “Babamın dediği doğruysa, anamın da dediği doğruysa 1943 yılının Ocak 3’ünde Afşın’a bağlı Berçenek köyünde doğmuşum” der. Asıl doğum tarihi 1943 olmasına rağmen nüfus kayıtlarında Aşık Mahzuni’nin doğum tarihi 3 Ocak 1940 olarak geçer. Çünkü o zamanlarda doğum tarihinin pek önemi yoktur.



Çocukluğu kendi köyünde geçer ve köyünde okul olmadığı için Elbistan’ın Alembey köyünde medresesi olan Lütfi Efendinin medresesine kuran hafız kursuna gönderilir. Mahzuni o yıllarını “ Bizim çevremizde kocaman bir yobaz bulutu döner. Hacı Lütfi Efendi hiç çekinmeden, canının istediği şekilde bilmediğimiz dillerle, bilmediğimiz isimlerle fetvalar verirdi durmadan. Arapcayı o zaman öğrendim. Şimdi Arapcayı yazıp okuyabiliyorum. Lütfi Efendinin medresesinde üçbuçuk sayfada kaldım “ diyor. Daha sonra köyde okul açılır ve gelen eğitmenle ilkokulu bitirir.



Afşın ve Elbistan’da üniformalı asker gençleri gürür ve onlara özenir.”Gün oldu gönül bir şeye takıldı” der Aşık Mahzuni. İstediği olur ve 1956 yılında Mersin 3. Assubay Hazırlama Okulu’na başlar ve 1959 yılında başarı ile bitirir. Ordonat Tekniker sınıfına ayrılır ve Ankara Ordonat Tekniker okulu’na gider ve ilginçtir okuduğu ve ödüller aldığı okul daha sonra 1971 askeri darbesinde mahkeme salonuna çevrilir ve Aşık Mahzuni okuduğu sınıfında hakim karşısına sanık olarak çıkar ve orada yargılanır.



Bu arada Aşık Mahzuni 12-14 yaşlarında önlüklü bir İlkokul öğrencisi iken ailesinin baskısıyla dayısının kızı Emine ile nişanlanır. Daha sonra evlenir ve bu evlilikte bir kızı olur. Yapılan zoraki evliliği okul yıllarında bitirir ve boşanır.

Okul dönemlerinde Bağlama çalmasını öğrenir ve yavaş yavaş şiir yazmaya başlar. Kendisinda halkçılık ruhu başlar ve okuduğu Kuleli Askeri Lisesinde sistemle ters düşer ve ordudan ayrılır.

1961 yılında İtalyan asıllı Sovina (Suna) isimli bir genç kızla tanışır ve evlenmeye karar verir. Fakat Suna 14 yaşında olduğu için evlenmeleri engellenir ve bu evliliği o dönem medya’ya konu olur. Sonra Suna ile evlenir ve bu evlilikten Züleyha, Emrah, Ferhat adında 3 çocuğu olur. Hayatı boyunca ihanetlere uğramış Aşık Mahzuni bu evliliğinde en yakın arkadaşının ihanetine uğrar bu arkadaşı Suna’yı kandırır ve birlikte kaçarlar.

1963 yılında Yazar Halil Aytekin ile tanışması Aşık Mahzuni’nin hayatının dönüm noktası olur. Halil Aytekin’nin yardımlarıyla gazeteci Fikret Otyam ile tanışır ve Aşık Mahzuni ile ilgili ilk yazı Cüneyt Arcayürek kaleminde Hürriyet’te yayınlanır.

Bu dönem TİP’in (Türkiye İşçi Partisi) kuruluş yıllarına denk gelir. TİP yöneticileriyle tanışır ve onlardan yardım görür. Aşık Mahzuni bu yıllarda Aşıklar Derneğini kurar ve orda sanat ve siyasi mücadelesini verir. O zamanlar TRT Turizm Bakanlığına bağlı olduğu için Aşık İhsani, Kul Ahmet ve Aşık Mahzuni buraya müracaat ederler ve TRT’den söylemelerine izin çıkar. En büyük konserini o zaman Büyük Sinemada verir ve artık tüm Türkiye kendisini tanır.

Bu dönemde Aşık Mahzuni kendisini rahatsız eden bir şeyin farkına varır kendini sorgular “bana bir mücadele gerekiyordu, Kime ve neye karşı ? Gün geçtikce görerek, duyarak, sezinleyerek, okuyarak bunu daha iyi anlamaya başladım. Bütün benliğimle kendimi saza verdim çalıyordum, söylüyordum ama çalışmalarıma bir yöntem vermem gerekiyordu” der. 1968 Türkiye ve dünya gençlik hareketlerinde etkilenir. 1971 yılında yapılan askeri darbe sonucu Süleymen Demirel hükümeti devrilmiş ve yerine Nihat Erim başkanlığında bir hükümet kurulur ve halka karşı ve özelliklede sol kesime karşı baskı ve şiddet uygular ve Aşık Mahzuni Erim erim eriyesin/sürüm sürüm sürüm sürünesin türküsünü söyler. Bu türkü ile bütün Türkiye çalkalanır kim bu başbakan alehine türkü söyleyen diye ve hemen tutuklanır 4 ay ceza alır.

Bu sırada Aşık Mahzuni akrabası olan Elbistan’lı Fatma Özdemir ile tanışır ve evlenmek ister. Ne yazık ki ailesi başı belada olan, elinde sazı diyar diyar dolaşan bir Aşığa kız vermek istemez. Fakat ikisinin sevdası bu zorlukları yener ve evlenirler. Bu evlilikten Derya, Ali, Şeyda ve Yetiş adında 4 çocukları olur. Aşık Mahzuni’nin türkülerine ve deyişlerine Fatma, Fadime olarak girer. 6 aylık evliyken Halkı suça teşvikten 1973 yılında tutuklanır Kızı Deryanın doğduğu gün serbest kalır ve 27 gün sonra tekrar tutuklanır.

Aşık Mahzuni Şerif deyim yerindeyse 3 gün içerde 5 gün dışarda yaşamına devam eder.



Mahzuni Şubat 2001 tarihli Kızıldeli dergisinde çıkan Hem Kızılbaş Hem Aleviyim başlıklı yazısından dolayı DGM’de yargılanır ve öldüğü güne kadar mahkeme devam eder. Bu yazısında “Ben allah adına insana secde etmeyi yeğlemekteyim. Bir Alevi çocuğu değil bir Hırıstiyan, bir Musevi de olsam böyle düşünmekteyim.... İnsan aleminin sevgisinde, gönlünde, bütünlüğünde ve doğanın her güzelliğinden beni yaradanı arayıp keyfime göre isimlendirdim. Ona gönül dedim, bülbül dedim, çiçek dedim, Ali dedim, Veli dedim ağzıma güzel gelen herşeye onun adını verdim. Bunu bana haram edecek her yasaya, her bilirkişiye, her dinsel nasa rest çekmekteyim..... Türkiye Alevilerinin yolunun gerçek Ali’ci yol olduğunu savunmak ve yaymak isterim. Çünkü Ali’nin başlattığı cemahiriyel vukuat (halkcı hareket) Atatürk’ün noktaladığı Cumhuriyetin mayasını hazırlamıştır.” Bunları savunur ve savunduklarında dolayı yargılanır.



AŞIK MAHZUNİ’NİN SANATI

Asıl adı Şerif Cırık olan Ozan daha sonra Aşık Mahzuni Şerif Mahlasını alır ve sanatını bu isimle icra eder.
Aşık Mahzuni Anadolu’da Ozanlık Misyonuna

“En yakın tarihi ile onbin yıllık bir kültürün üstüne katlana gelmiş, Asya kültürünü oluşturmuş, Asya kültürü içerisinde Anadolu Harmanını mozaiklemiş bir kültürün adıdır” diye yorumlar.

Ozanı,

“Bulunduğu halkın tarihini, mevcut yaşamını ve geleceğini ince, çok hassas bir mesuliyetle sazlı kültüre diken insandır” diye tarif eder. Ve ”işte ben böyle bir halktan geldiğim için tükenmiyorum, kaynak olarak halkımı gösteriyorum... 1950 yıllarda başladığım saza, cemlerde ve görgü ya da muhabbet anlarında edindiğim engin öğretileri de katarak halk ozanları safına girmiş oldum. Ve dediğim gibi tarihi halk ozanlığı misyonuna duyduğum bozulmaz saygı zaman zaman çağımızda kendini gösteren halkcı ve demokratik kavgayı (devrimciliği) da düşüncelerime taşımış oldu. Yaklaşık kırk yıldır saz çalar deyişler söylerim”.

Aşık Mahzuni sanatını üretirken halkından kopmamış, halkın gönül penceresi olmuş, Halkın acılarına, sevdalarına, istemlerine ve duygularına sazı ve sözüyle tercümanlık yapmıştır. Gün gelmiş halkın silahı olmuş, gün gelmiş halkın rehberi olmuş, gün gelmiş halkın taşa tuttuğu çağımızın Çağdaş Pir Sultan Abdalı olmuştur. Ozan Kızıl Ötesi yazısında “ben bu sazı elime alıpta, inlemesine, tınlamasına düşüncelerime katışım neredeyse 50 yılı bulmaktadır. Ve bu sazımın yüzünden az mı dayaklar yedim, az mı küfürler işittim, en azından ağzımda dişlerimin vadesi ermeden teker teker düşürüldü. Aslına bakarsan sazımın değil, sazıma kattığım düşüncelerimden dolayı bunca zahmetleri, küfürleri, hakaretleri, hapislikleri çektim”. der.

Alevilikle ilgili yazılı belge bulmaktan zorlandığımız bu günlerde nasıl ki asırlar önce yaşayan Nesimi’ler, Yunus’lar, Kul Himmet’ler, Şah Hatayı’ler, Pir Sultan Abdal’lar bu gün hala bizlere rehber oluyorlarsa Aşık Mahzuni Şerif’de bizlere rehber oldu. Bundan sonra ki nesillere de rehber olacaktır.

Kendisi “geçmişteki ozanları, yaşayan ozanları bir bir inceledim. Kendime yol gösterecek olanları kılavuz olarak seçtiğim Pir Sultan Abdal oldu. Ses olarakta etkilendiğim Davut Sulari’dir. Toprak çocuğuyuz, toprağa karşı büyük bir özlemimiz var. Bunları dile getiren Veysel Babadır. Belirli bir derecede onunda etkisinden kaldım. Türkülerime Aşık Veysel mülayimliğini kattım. Düşün felsefemide yine Pir Sultan Abdal’dan aldım. Ve şunu anladım O güne kadar Halk sürekli olarak istismar edilmiş. Halk şiiri geleneği gül, bülbül, çiçek edebiyat ile uyutma perhizi olarak kullanılmıştı. İlk amacım bugüne kadar gelen bu kalıpları kırmak oldu. Olaylardan ve halkın yaşamından aldığım gerçekleri konu olarak işledim ve bu güne kadar böyle geldik....Ben anadolu geleneksel halk kültürü zincirinin kendi çapında bir ozanıyım. Ancak cumhuriyet kavramının cumhuriyetce yapının bıkmaz usanmaz bir hayranı ve müptelesıyım”. der.

Mahzuni bu şiirinde etkilendiği Aşık Veysel’e Neden sadık yarin kara topraktır diye sorar ve birazda sorgular



AŞIK VEYSEL’E

Ahrette selamım olsun Veysel’e

Neden sadık yarin kara topraktır

Yiyen yedi konan göçtü dünyada

Neden sadık yarin kara topraktır



(......)



Toprağı olanlar toprağa söver

Toprağı olmayan bağrını döver

Babamın toprağı var ondan över

Neden sadık yarin kara topraktır



(......)



Ben dünyadan doya doya giderim

Tarihten sızarak soya giderim

Kafam kızar ise aya giderim

Neden sadık yarin kara topraktır



(.......)



Koyun vermiş kuzu vermiş süt vermiş

Fakirin hakkını neden kıt vermiş

Fakirler ot yutmuş, beyler et yemiş

Neden sadık yarin kara topraktır



Hakaret değildir sana muradım

Yıllar yılı Veysel’imi aradım

Benim sadık yarim anam avradım

Neden sadık yarin kara topraktır

Topraktan yapılır kılıçla kama

Toprağın güneşi benzer akşama

Mahzuni Veysel’in yavrusu ama

Neden sadık yarin kara topraktır





Aşık Mahzuni sanatını icra ederken adeta Polis ve Jandarma kendisini takibe alır bir çok konserinden sonra gözaltına alınır. Kendisi bu konuda “hapislik kahrolası bir hayat tarzıdır. Özgür bir insanın hiç bir zaman hapis yatmak için budalaca düşüncesi olamaz. Ancak başa geldiği zaman bundan kaçmak gibi bir ayıbı da olamaz.... Her gün dipcikler altında ezilen Anadolu insanını, memleketi için canını veren gençlerin yediği idamları ve toprağımda dalgalanan yabancı bayrakları düşündüğümde kahroluyorum. Ve bu kahroluşum henüz bitmiş değil. Çünkü saydıklarımın çoğunu mahpusluğun dışında da tatmaktayım. Ülkem bana zaman zaman mahpus gibi geliyor”. diyerek ülkenin emperyalist güçlerin hegomonyasına bırakılmasına ve bu uğurda mücadele edenlerin çektikleri acılara parmak basar.



Aşık Mahzuni 1972 yılında sazını eline alır ve Sivasın Sivrialan köyüne Aşık Veysel’i ziyarete gider. Aşık Veysel’e Aşık Mahzuni’nin geldiği söylenir. Mahzuni içeri girince Veysel Baba ayağa kalkar, yanında bulunanlar şaşırırlar ve Veysel Baba’ya “sen bu güne kadar kimsenin önünde ayağa kalkmadım bu kalkışın nedendir?” diye sorarlar. Veysel Baba sesini yükselterek “susun gelen Pir Sultan olsa gerektir”. der.

Aşık Mahzuni’nin ünü Türkiyenin en icra köşelerine yayılır ve artık Mahzuni diğer sanatcıların ekmek teknesi olur. Kendi dönemlerinde ünlü olan türkücüler ve pop sanatcıları ozanın bestelerini söylemeye başlarlar. Kimisi büyük ozana saygılarından kusur etmezken, kimisi Mahzuni Mahlasını bile kullanmaz. Telif hakkını hiç ödemezler.

Süleyman Zaman, Mahzuni Şerif- Yaşamı, Dünya Görüşü, Şiirleri adlı kitabında ozanları şöyle değerlendiriyor. “Bazı ozanlar toplumun yalnızca maddi çelişkilerini, maddi olumsuzluklarını ele alırken, bazı ozanlar yaşadıkları dönemde ki insan ilişkilerini, ve toplumun maddi ve hem de kişinin veya toplumun piskolojik, inanç ve tinsel çelişkilerini, yönlerini de yansıtırlar. İşte Mahzuni Şerif bu ikinci tanıma giren ozanlarımızdandır.”

Yine aynı kitabında “Toplumu ve insanı etkiliyen her şeyi bulmak olasıdır. Öyleki, onda bilim vardır, din vardır, kitap vardır, toprak vardır, meclis vardır, kader vardır, felsefe vardır, köy ve şehir vardır, Devlet ve millet vardır, Barış ve savaş vardır, İnsan ve doğa vardır, yiğitlik ve erdem vardır, başkaldırı vardır, yol vardır, zevzeklik ve nakkaşlık vardır, dünyada insana sesleniş vardır, soyanlar vardır, hacı-hoca-dede vardır, kısacası ne ararsan vardır.”der



Aziz Nesin ile şiir üzerine yapılan bir söyleyişide Mahzuni’nin şiirini “zor yazılan ama kolay anlaşılan şiir” olarak değerlendirir.

Aşık Mahzuni Şerif’in sanatını ve kişiliğini katagaorilere ayırmak hem kolay hem de çok zordur. Çünkü 400’ün üzerinde Plak, 59 Kaset, 9 tane kitap ve yüzlerce şiiri var. İstediğin konuda şiir, türkü, deyiş ve Duaz-ı İmam var. Zor olanı, bunlar arasında seçim yapmaktır. Biri birinden değerli bu eserler arasında seçim yapmak insanı gerçekten zor durumda bırakıyor. Her eserinde ne ararsan vardır.

Aşık Mahzuni Şerif’in sanatı bazı kesimlerce eleştirilir. Çok sesli müzik yaptığını iddia edenler, yaptıkları müzik ile Aşık Mahzuni’nin 7 telli bağlamasının sesini veremezler. 1975-1980 yılları arası bazı sol guruplar ve örgütler Aşık Mahzuni’nin yapmış olduğu müziği geri kalmışlıkla suçlarlar. Kendilerini yapmış oldukları marş ve sologan müziğini savunurlar. Ancak söylendiği günden sonra unutulan bu tür müziklerin aksine Aşık Mahzuni’nin tarzı değişmemiş ve halka mal olmuştur. 1980 darbesinden sonra sistem tarafından yozlaştırılan gençlik Arabeks müziği ile uyuşturulmuş, kaderci ve içi boş bir gençlik olarak yetiştirilir. Buna karşı bir zamanlar kendisini eleştirenlerin can simidi olmuştur. Ozan bu konuda “Ben içerde bulunan hiç bir örgütün mensubu olmadığım gibi, onlarla hiç bir alışverişte dahi bulunmayan bir sanatcıyım. Hatta çoğu sol örgütlerden revizyonistçiliğim, faşistçiliğim, işbirlikciliğim gibi sıfatlarla nitelendirilmektedirler. Ama bütün insanlara insan olmasından dolayı değer verdiğimden, bu tür olayların yaşanmasına karşıyım”.

Sizlere Aşık Mahzuni’yi anlatırken aslında kendisini biz değil kendisi bize kendisini sanatıyla, mücadalesiyle anlatacaktır. Aşık Mahzuni’yi tanıdıkca onun tüm zamanlarda bu tür insanların ne kadar zor şartlarda yaşadıklarını ve yaşadıkları çağlara damgasını nasıl vurduklarını anlıyacağız. Bazı şeyler vardır insana işte ben buyum der. Aşık Mahzuni Şerif’de sanatıyla ve mücedelesiyle adeta insana ben buyum der. Kendisinin “Benim söylediklerim neyse ben O’yum” sözü buna en iyi örnektir. Aşık Mahzuni’yi sizlere anlatırken kendisinin hayatını kısa fakat sanatını, dünya görüşünü ve mücadelesini geniş ve Aşık Mahzuni’ye yakışır bir şekilde anlatacağız.



Maraşın Afşın ilçesi Berçenek köyünde baba Zeynel Cırık ve ana Döndü Cırık köydeki ağanın tarlasında Maraba olarak çalışırlar. Kendileri zor şartlarda yaşam mücadelesi verirken 1940 yılında bir oğlu olur ve adını Şerif Cırık koyarlar. Aşık Mahzuni kendi doğum tarihini anlatırken “Babamın dediği doğruysa, anamın da dediği doğruysa 1943 yılının Ocak 3’ünde Afşın’a bağlı Berçenek köyünde doğmuşum” der. Asıl doğum tarihi 1943 olmasına rağmen nüfus kayıtlarında Aşık Mahzuni’nin doğum tarihi 3 Ocak 1940 olarak geçer. Çünkü o zamanlarda doğum tarihinin pek önemi yoktur.



Çocukluğu kendi köyünde geçer ve köyünde okul olmadığı için Elbistan’ın Alembey köyünde medresesi olan Lütfi Efendinin medresesine kuran hafız kursuna gönderilir. Mahzuni o yıllarını “ Bizim çevremizde kocaman bir yobaz bulutu döner. Hacı Lütfi Efendi hiç çekinmeden, canının istediği şekilde bilmediğimiz dillerle, bilmediğimiz isimlerle fetvalar verirdi durmadan. Arapcayı o zaman öğrendim. Şimdi Arapcayı yazıp okuyabiliyorum. Lütfi Efendinin medresesinde üçbuçuk sayfada kaldım “ diyor. Daha sonra köyde okul açılır ve gelen eğitmenle ilkokulu bitirir.



Afşın ve Elbistan’da üniformalı asker gençleri gürür ve onlara özenir.”Gün oldu gönül bir şeye takıldı” der Aşık Mahzuni. İstediği olur ve 1956 yılında Mersin 3. Assubay Hazırlama Okulu’na başlar ve 1959 yılında başarı ile bitirir. Ordonat Tekniker sınıfına ayrılır ve Ankara Ordonat Tekniker okulu’na gider ve ilginçtir okuduğu ve ödüller aldığı okul daha sonra 1971 askeri darbesinde mahkeme salonuna çevrilir ve Aşık Mahzuni okuduğu sınıfında hakim karşısına sanık olarak çıkar ve orada yargılanır.



Bu arada Aşık Mahzuni 12-14 yaşlarında önlüklü bir İlkokul öğrencisi iken ailesinin baskısıyla dayısının kızı Emine ile nişanlanır. Daha sonra evlenir ve bu evlilikte bir kızı olur. Yapılan zoraki evliliği okul yıllarında bitirir ve boşanır.

Okul dönemlerinde Bağlama çalmasını öğrenir ve yavaş yavaş şiir yazmaya başlar. Kendisinda halkçılık ruhu başlar ve okuduğu Kuleli Askeri Lisesinde sistemle ters düşer ve ordudan ayrılır.

1961 yılında İtalyan asıllı Sovina (Suna) isimli bir genç kızla tanışır ve evlenmeye karar verir. Fakat Suna 14 yaşında olduğu için evlenmeleri engellenir ve bu evliliği o dönem medya’ya konu olur. Sonra Suna ile evlenir ve bu evlilikten Züleyha, Emrah, Ferhat adında 3 çocuğu olur. Hayatı boyunca ihanetlere uğramış Aşık Mahzuni bu evliliğinde en yakın arkadaşının ihanetine uğrar bu arkadaşı Suna’yı kandırır ve birlikte kaçarlar.

1963 yılında Yazar Halil Aytekin ile tanışması Aşık Mahzuni’nin hayatının dönüm noktası olur. Halil Aytekin’nin yardımlarıyla gazeteci Fikret Otyam ile tanışır ve Aşık Mahzuni ile ilgili ilk yazı Cüneyt Arcayürek kaleminde Hürriyet’te yayınlanır.

Bu dönem TİP’in (Türkiye İşçi Partisi) kuruluş yıllarına denk gelir. TİP yöneticileriyle tanışır ve onlardan yardım görür. Aşık Mahzuni bu yıllarda Aşıklar Derneğini kurar ve orda sanat ve siyasi mücadelesini verir. O zamanlar TRT Turizm Bakanlığına bağlı olduğu için Aşık İhsani, Kul Ahmet ve Aşık Mahzuni buraya müracaat ederler ve TRT’den söylemelerine izin çıkar. En büyük konserini o zaman Büyük Sinemada verir ve artık tüm Türkiye kendisini tanır.

Bu dönemde Aşık Mahzuni kendisini rahatsız eden bir şeyin farkına varır kendini sorgular “bana bir mücadele gerekiyordu, Kime ve neye karşı ? Gün geçtikce görerek, duyarak, sezinleyerek, okuyarak bunu daha iyi anlamaya başladım. Bütün benliğimle kendimi saza verdim çalıyordum, söylüyordum ama çalışmalarıma bir yöntem vermem gerekiyordu” der. 1968 Türkiye ve dünya gençlik hareketlerinde etkilenir. 1971 yılında yapılan askeri darbe sonucu Süleymen Demirel hükümeti devrilmiş ve yerine Nihat Erim başkanlığında bir hükümet kurulur ve halka karşı ve özelliklede sol kesime karşı baskı ve şiddet uygular ve Aşık Mahzuni Erim erim eriyesin/sürüm sürüm sürüm sürünesin türküsünü söyler. Bu türkü ile bütün Türkiye çalkalanır kim bu başbakan alehine türkü söyleyen diye ve hemen tutuklanır 4 ay ceza alır.

Bu sırada Aşık Mahzuni akrabası olan Elbistan’lı Fatma Özdemir ile tanışır ve evlenmek ister. Ne yazık ki ailesi başı belada olan, elinde sazı diyar diyar dolaşan bir Aşığa kız vermek istemez. Fakat ikisinin sevdası bu zorlukları yener ve evlenirler. Bu evlilikten Derya, Ali, Şeyda ve Yetiş adında 4 çocukları olur. Aşık Mahzuni’nin türkülerine ve deyişlerine Fatma, Fadime olarak girer. 6 aylık evliyken Halkı suça teşvikten 1973 yılında tutuklanır Kızı Deryanın doğduğu gün serbest kalır ve 27 gün sonra tekrar tutuklanır.

Aşık Mahzuni Şerif deyim yerindeyse 3 gün içerde 5 gün dışarda yaşamına devam eder.



Mahzuni Şubat 2001 tarihli Kızıldeli dergisinde çıkan Hem Kızılbaş Hem Aleviyim başlıklı yazısından dolayı DGM’de yargılanır ve öldüğü güne kadar mahkeme devam eder. Bu yazısında “Ben allah adına insana secde etmeyi yeğlemekteyim. Bir Alevi çocuğu değil bir Hırıstiyan, bir Musevi de olsam böyle düşünmekteyim.... İnsan aleminin sevgisinde, gönlünde, bütünlüğünde ve doğanın her güzelliğinden beni yaradanı arayıp keyfime göre isimlendirdim. Ona gönül dedim, bülbül dedim, çiçek dedim, Ali dedim, Veli dedim ağzıma güzel gelen herşeye onun adını verdim. Bunu bana haram edecek her yasaya, her bilirkişiye, her dinsel nasa rest çekmekteyim..... Türkiye Alevilerinin yolunun gerçek Ali’ci yol olduğunu savunmak ve yaymak isterim. Çünkü Ali’nin başlattığı cemahiriyel vukuat (halkcı hareket) Atatürk’ün noktaladığı Cumhuriyetin mayasını hazırlamıştır.” Bunları savunur ve savunduklarında dolayı yargılanır.



AŞIK MAHZUNİ’NİN SANATI

Asıl adı Şerif Cırık olan Ozan daha sonra Aşık Mahzuni Şerif Mahlasını alır ve sanatını bu isimle icra eder.
Aşık Mahzuni Anadolu’da Ozanlık Misyonuna

“En yakın tarihi ile onbin yıllık bir kültürün üstüne katlana gelmiş, Asya kültürünü oluşturmuş, Asya kültürü içerisinde Anadolu Harmanını mozaiklemiş bir kültürün adıdır” diye yorumlar.

Ozanı,

“Bulunduğu halkın tarihini, mevcut yaşamını ve geleceğini ince, çok hassas bir mesuliyetle sazlı kültüre diken insandır” diye tarif eder. Ve ”işte ben böyle bir halktan geldiğim için tükenmiyorum, kaynak olarak halkımı gösteriyorum... 1950 yıllarda başladığım saza, cemlerde ve görgü ya da muhabbet anlarında edindiğim engin öğretileri de katarak halk ozanları safına girmiş oldum. Ve dediğim gibi tarihi halk ozanlığı misyonuna duyduğum bozulmaz saygı zaman zaman çağımızda kendini gösteren halkcı ve demokratik kavgayı (devrimciliği) da düşüncelerime taşımış oldu. Yaklaşık kırk yıldır saz çalar deyişler söylerim”.

Aşık Mahzuni sanatını üretirken halkından kopmamış, halkın gönül penceresi olmuş, Halkın acılarına, sevdalarına, istemlerine ve duygularına sazı ve sözüyle tercümanlık yapmıştır. Gün gelmiş halkın silahı olmuş, gün gelmiş halkın rehberi olmuş, gün gelmiş halkın taşa tuttuğu çağımızın Çağdaş Pir Sultan Abdalı olmuştur. Ozan Kızıl Ötesi yazısında “ben bu sazı elime alıpta, inlemesine, tınlamasına düşüncelerime katışım neredeyse 50 yılı bulmaktadır. Ve bu sazımın yüzünden az mı dayaklar yedim, az mı küfürler işittim, en azından ağzımda dişlerimin vadesi ermeden teker teker düşürüldü. Aslına bakarsan sazımın değil, sazıma kattığım düşüncelerimden dolayı bunca zahmetleri, küfürleri, hakaretleri, hapislikleri çektim”. der.

Alevilikle ilgili yazılı belge bulmaktan zorlandığımız bu günlerde nasıl ki asırlar önce yaşayan Nesimi’ler, Yunus’lar, Kul Himmet’ler, Şah Hatayı’ler, Pir Sultan Abdal’lar bu gün hala bizlere rehber oluyorlarsa Aşık Mahzuni Şerif’de bizlere rehber oldu. Bundan sonra ki nesillere de rehber olacaktır.

Kendisi “geçmişteki ozanları, yaşayan ozanları bir bir inceledim. Kendime yol gösterecek olanları kılavuz olarak seçtiğim Pir Sultan Abdal oldu. Ses olarakta etkilendiğim Davut Sulari’dir. Toprak çocuğuyuz, toprağa karşı büyük bir özlemimiz var. Bunları dile getiren Veysel Babadır. Belirli bir derecede onunda etkisinden kaldım. Türkülerime Aşık Veysel mülayimliğini kattım. Düşün felsefemide yine Pir Sultan Abdal’dan aldım. Ve şunu anladım O güne kadar Halk sürekli olarak istismar edilmiş. Halk şiiri geleneği gül, bülbül, çiçek edebiyat ile uyutma perhizi olarak kullanılmıştı. İlk amacım bugüne kadar gelen bu kalıpları kırmak oldu. Olaylardan ve halkın yaşamından aldığım gerçekleri konu olarak işledim ve bu güne kadar böyle geldik....Ben anadolu geleneksel halk kültürü zincirinin kendi çapında bir ozanıyım. Ancak cumhuriyet kavramının cumhuriyetce yapının bıkmaz usanmaz bir hayranı ve müptelesıyım”. der.

Mahzuni bu şiirinde etkilendiği Aşık Veysel’e Neden sadık yarin kara topraktır diye sorar ve birazda sorgular



AŞIK VEYSEL’E

Ahrette selamım olsun Veysel’e

Neden sadık yarin kara topraktır

Yiyen yedi konan göçtü dünyada

Neden sadık yarin kara topraktır



(......)



Toprağı olanlar toprağa söver

Toprağı olmayan bağrını döver

Babamın toprağı var ondan över

Neden sadık yarin kara topraktır



(......)



Ben dünyadan doya doya giderim

Tarihten sızarak soya giderim

Kafam kızar ise aya giderim

Neden sadık yarin kara topraktır



(.......)



Koyun vermiş kuzu vermiş süt vermiş

Fakirin hakkını neden kıt vermiş

Fakirler ot yutmuş, beyler et yemiş

Neden sadık yarin kara topraktır



Hakaret değildir sana muradım

Yıllar yılı Veysel’imi aradım

Benim sadık yarim anam avradım

Neden sadık yarin kara topraktır

Topraktan yapılır kılıçla kama

Toprağın güneşi benzer akşama

Mahzuni Veysel’in yavrusu ama

Neden sadık yarin kara topraktır





Aşık Mahzuni sanatını icra ederken adeta Polis ve Jandarma kendisini takibe alır bir çok konserinden sonra gözaltına alınır. Kendisi bu konuda “hapislik kahrolası bir hayat tarzıdır. Özgür bir insanın hiç bir zaman hapis yatmak için budalaca düşüncesi olamaz. Ancak başa geldiği zaman bundan kaçmak gibi bir ayıbı da olamaz.... Her gün dipcikler altında ezilen Anadolu insanını, memleketi için canını veren gençlerin yediği idamları ve toprağımda dalgalanan yabancı bayrakları düşündüğümde kahroluyorum. Ve bu kahroluşum henüz bitmiş değil. Çünkü saydıklarımın çoğunu mahpusluğun dışında da tatmaktayım. Ülkem bana zaman zaman mahpus gibi geliyor”. diyerek ülkenin emperyalist güçlerin hegomonyasına bırakılmasına ve bu uğurda mücadele edenlerin çektikleri acılara parmak basar.



Aşık Mahzuni 1972 yılında sazını eline alır ve Sivasın Sivrialan köyüne Aşık Veysel’i ziyarete gider. Aşık Veysel’e Aşık Mahzuni’nin geldiği söylenir. Mahzuni içeri girince Veysel Baba ayağa kalkar, yanında bulunanlar şaşırırlar ve Veysel Baba’ya “sen bu güne kadar kimsenin önünde ayağa kalkmadım bu kalkışın nedendir?” diye sorarlar. Veysel Baba sesini yükselterek “susun gelen Pir Sultan olsa gerektir”. der.

Aşık Mahzuni’nin ünü Türkiyenin en icra köşelerine yayılır ve artık Mahzuni diğer sanatcıların ekmek teknesi olur. Kendi dönemlerinde ünlü olan türkücüler ve pop sanatcıları ozanın bestelerini söylemeye başlarlar. Kimisi büyük ozana saygılarından kusur etmezken, kimisi Mahzuni Mahlasını bile kullanmaz. Telif hakkını hiç ödemezler.

Süleyman Zaman, Mahzuni Şerif- Yaşamı, Dünya Görüşü, Şiirleri adlı kitabında ozanları şöyle değerlendiriyor. “Bazı ozanlar toplumun yalnızca maddi çelişkilerini, maddi olumsuzluklarını ele alırken, bazı ozanlar yaşadıkları dönemde ki insan ilişkilerini, ve toplumun maddi ve hem de kişinin veya toplumun piskolojik, inanç ve tinsel çelişkilerini, yönlerini de yansıtırlar. İşte Mahzuni Şerif bu ikinci tanıma giren ozanlarımızdandır.”

Yine aynı kitabında “Toplumu ve insanı etkiliyen her şeyi bulmak olasıdır. Öyleki, onda bilim vardır, din vardır, kitap vardır, toprak vardır, meclis vardır, kader vardır, felsefe vardır, köy ve şehir vardır, Devlet ve millet vardır, Barış ve savaş vardır, İnsan ve doğa vardır, yiğitlik ve erdem vardır, başkaldırı vardır, yol vardır, zevzeklik ve nakkaşlık vardır, dünyada insana sesleniş vardır, soyanlar vardır, hacı-hoca-dede vardır, kısacası ne ararsan vardır.”der



Aziz Nesin ile şiir üzerine yapılan bir söyleyişide Mahzuni’nin şiirini “zor yazılan ama kolay anlaşılan şiir” olarak değerlendirir.

Aşık Mahzuni Şerif’in sanatını ve kişiliğini katagaorilere ayırmak hem kolay hem de çok zordur. Çünkü 400’ün üzerinde Plak, 59 Kaset, 9 tane kitap ve yüzlerce şiiri var. İstediğin konuda şiir, türkü, deyiş ve Duaz-ı İmam var. Zor olanı, bunlar arasında seçim yapmaktır. Biri birinden değerli bu eserler arasında seçim yapmak insanı gerçekten zor durumda bırakıyor. Her eserinde ne ararsan vardır.

Aşık Mahzuni Şerif’in sanatı bazı kesimlerce eleştirilir. Çok sesli müzik yaptığını iddia edenler, yaptıkları müzik ile Aşık Mahzuni’nin 7 telli bağlamasının sesini veremezler. 1975-1980 yılları arası bazı sol guruplar ve örgütler Aşık Mahzuni’nin yapmış olduğu müziği geri kalmışlıkla suçlarlar. Kendilerini yapmış oldukları marş ve sologan müziğini savunurlar. Ancak söylendiği günden sonra unutulan bu tür müziklerin aksine Aşık Mahzuni’nin tarzı değişmemiş ve halka mal olmuştur. 1980 darbesinden sonra sistem tarafından yozlaştırılan gençlik Arabeks müziği ile uyuşturulmuş, kaderci ve içi boş bir gençlik olarak yetiştirilir. Buna karşı bir zamanlar kendisini eleştirenlerin can simidi olmuştur. Ozan bu konuda “Ben içerde bulunan hiç bir örgütün mensubu olmadığım gibi, onlarla hiç bir alışverişte dahi bulunmayan bir sanatcıyım. Hatta çoğu sol örgütlerden revizyonistçiliğim, faşistçiliğim, işbirlikciliğim gibi sıfatlarla nitelendirilmektedirler. Ama bütün insanlara insan olmasından dolayı değer verdiğimden, bu tür olayların yaşanmasına karşıyım”.

 
  Toplam 27272 ziyaretçikişi burdaydı! Ahmet Üzümağı  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
AHMET ÜZÜMAĞI

SIK KULLANILANLARA EKLE